güneşmavinin öyküsü yoktur; ve gökkuşağının yedi rengi.


Wednesday, November 04, 2009
"kalbi üçbuçuk atan bir hayat"

en yağmurlu günlerinden biriydi o sıralarda şehrin, her köşebaşına tüneyen şemsiyecilerin bile canlarını daha kıymetli bulduğu sağanak kıyameti. genellikle çevredeki iş merkezlerinden şık giyimli ve yüksek maaşlı çalışanların yemek yediği fahiş fiyatlara sahip restoranın cam kenarı masalarını rezerve ettirmiş olanlar, şanslıydılar. masaların sadece bir tanesi doluydu ama, otuzlarına gelmiş, kendisi ve egosu için iki sandalyeye ihtiyacı olan bir "genç" adam. evet, masa iki kişilikti, genç adam ve egosu, karşılıklı yemek yemekteydiler. derken, kolunda havlusu ve elinde de büyük bir sürahiyle,mekanın kıdemli garsonlarından biri adamı gözüne kestirdi ve hızlı adımlarla masaya doğru yürüdü. "genç" adamın irkilmesine fırsat vermeden, fütursuzca adama doğru eğildi ve,sordu:
"pardon, bayım, boynunuzda bir morluk var. acaba bir tutku gösterisinin sonucu mu, yoksa o tutku gösterisini sergileyen bayanın iç gıcıklayıcı ruju mu?"
"genç" adamın gözleri büyüdü, garson sürahiyi masanın üzerine koydu ve adamın tam karşısına oturdu. "genç" adamın egosu çoktan kalkıp gitmişti.
"biliyor musunuz,uzaktan şekli bir kalbe benziyordu. ama yakından bakınca, daha çok bir çiçek gibi."
"genç" adam utanıp da boğazını kapatmaya uğraşırken, garson iyice gerindi, arkasına doğru yaslandı. şimdi, garsonun egosu, "genç" adamın boğazını sıkmaya başlamıştı.
"hiç kapatmaya çalışmayın. o izle gurur duyduğunuzu biliyorum. bizzat boğaz yakalı kazak giymemeyi seçtiniz bu sabah. aynada bizzat o ize bakıyosunuz, bu size yaşadıklarınızı hatırlatıyor, aslında başka izler de arıyor gözleriniz, bulamadıkça üzülüyorsunuz. biliyorum. ben de sırtımdaki yeni yaralar açılmadan mutlu olamıyorum..."
son cümleyi söylerken, gözleriyle camın ardındaki dünyayı taradı garson, kendine başka izler aramak istercesine. nitekim buldu da.
yolun tam karşısında, büyük bir bijuteri dükkanıyla naçizane bir manavın arasında, bir kızla erkek arkadaşı -büyük ihtimalle-, tartışıyorlardı. kızın üzerinde kırmızı, güzel bir palto vardı ve her dakika artan yağmurla birlikte saçlarından süzülen damlalar da artıyordu. erkek arkadaşının sinirli olduğu yüzünün aldığı garip şekillerden belliydi. erkek arkadaşı, kırmızı paltolu kızın bileğinden tutmuş, sarsıyor, öfkeyle kafasında hazırladığı küfür mektubunu okuyordu. kız ağlıyor, yağmur damlaları ağzına doluyor, parmakuçlarını buruşturuyor, gözyaşlarını seyreltiyordu. bileğinde mor bir halka vardı çoktan, erkek arkadaşının hediyesi, hassas, düşünceli...hiç geçmeyen, iyileşmeyen, iyileşmeye yüz tuttukça tazelenen, hep yeni, mor bir bilezik.
erkek arkadaşı, aslında sıktığının farkında olmadığı bu bileği, kırmızı paltolu kızın parfümünü en çok sıktığı ve kokusunu en çok aldığı yer olduğu için çok seviyordu. ama çokça renk körü olduğu için, mor bileziği görmüyordu. hep aynı yerden sıkıyordu ama, hep aynı yerden kelepçeliyordu kırmızı paltolu kızı uzun, ince parmaklarıyla.
derken, erkek arkadaşı birden kaskatı kesildi. mektubu yarıda kaldı, gözleri sabitlendi. usulca dizlerinin üstüne çöktü, boşta kalan tek elini başının üstüne koydu ve titremeye başladı. kırmızı paltolu kız da onunla birlikte yere eğilmek zorunda kalmıştı, çünkü mor bileziğinden kelepçeliydi erkek arkadaşına. şimdi her yanı yağmurdu ikisinin de. erkek arkadaşının ağzından beyaz beyaz köpük aktı, köpükler yağmur suyuna karıştı, yağmur suyu kaldırımdan aşağı aktı. ıslak bir sara krizi geçiren erkek arkadaşı, yarım kalan mektubunu kaldırıp cebine koydu. bileğinden tuttuğu şu (kırmızı) paltolu kızın, (mor) bileziği ne güzeldi öyle.

bundan çok başka günlerde, başka mevsimlerin başka zamanlarında çok insan gelip geçti o masadan, şu kaldırımdan.bir keresinde yaşlıca bir hanım beyninin içindeki morluklardan bahsetti akran dostuna,evet yemin ediyordu var olduklarına, etrafını hepten mor görmeye başlayacağından korkuyordu. ya da kaldırıma tünemiş, bileklerini de mazgalın deliklerine sabitlemiş mendil satan çocuğun dizlerinde haritalar vardı, mor mor ülkelerden. çocuğun sattığı mendillerin sildiği,temizlediği, aşındırdığı her yer morarıyordu. kimisi morluklarından utanıyordu, kimisi gurur duyuyordu, kimisi korkuyordu. kimisi farkında bile olmuyordu, unutuyordu.
sonra bir yağmur yağıyordu şehre. dokunabildiklerini,
temizliyordu.
dokunamadıkları,
susuyordu.
öylece.

Posted at 3:53 pm by elphinya
içinde kalmasın  




Tuesday, November 03, 2009
belki ben gözlerimi kapatınca sen dışarıda kalıyorsundur?

What I want from you
Is empty your head
They say be true
Don't stain your bed
We do what we need to be free
And it leans on me
Like a rootless tree

What I want from us
Is empty our minds
We fake a fuss
And fracture the times
We go blind
When we've needed to see
And it leans on me
Like a rootless...

So fuck you, fuck you, fuck you
And all we've been through
I said leave it, leave it, leave it
It's nothing to you
And if you hate me, hate me, hate me
Then hate me so good that you can let me out
Let me out of this hell when you're around
Let me out, let me out,
Let me out of this hell when you're around
Let me out, let me out

What I want from this
Is learn to let go
No not of you
Of all that's been told
Killers reinvent and believe
And this leans on me
Like a rootless...

Let me out, let me out, let me out...

It's hell when you're around


kendin bul. yoruldum artık ben.


Posted at 10:49 pm by elphinya
içinde kalmasın  




Saturday, October 31, 2009
sabırsız sanırsınız,oysa...

a strangely isolated place- ulrich schnauss

dur daha dur sen orda, bekle, ben geliyorum.... sen daha dur...

Posted at 10:40 am by elphinya
içinde kalmasın  




Tuesday, October 27, 2009
annecim, yavaş geçsin günler bi.

-Don't you KNOW!
 I can't tell you how to make it GO!
 No matter what I do, how hard I TRY!
 I can't seem to convince myself WHY!
-good morning you too, beautiful mind...
-I'd prefer 'focused' mind, beautiful :)

böyle de şirin ötesi bir insan* işte. ekmak banası.

Posted at 11:04 am by elphinya
içinde kalmasın  




Monday, October 26, 2009
the orange sun and the purple moon

-yorgunum, hem de çok. ne yapmam gerekiyor, bilmiyorum...
-düşünmeyi bırak sadece. her şey düzelecek, inan bana.
-nasıl emin olabilirsin ki bundan? hem insan nasıl düşünmez ki...münkün mü bu?beni ben yapan tek şey düşünmekken nasıl istersin bunu benden?
-isterim...çünkü bıktım artık seni kendine hapsettiğini görmekten. bıktım artık. sonu gelmek bilmez hayallerinin yarattığı ağırlığın seni ezmesinden. özledim seni. hem de çok. gülüşünü özledim, gerçekten gülmeni...
-nasıl özlersin ki beni, hep yanındayım zaten... her an burda değil miyim?
-değilsin işte. her an kayboluyorsun beyninin kıvrımlarında, saçma sapan bir şarkının melodisinde, kelimelerin içinde... çık artık o lanet olası yerden. çık da sarılayım sana rahat rahat.
-ben de seni özledim. ben istemiyor muyum sanıyorsun...ben çok mu rahatım bunca kabuk altında... ben çok mu seviyorum dinlediğim müzikleri, ama kulağımdalar işte. gitmiyorlar. ben istemez miyim yazmak yerine yaşamayı. ben de istemez miyim kaygısız olmayı. ben de istemez miyim sana sarılıp tenine dokunmayı, kokunu içime çekmeyi. ama olmuyor işte. olmuyor bir türlü...korkuyorum.
-ben gidiyorum o halde. daha fazla bu durumu izlemeye katlanamam. en azından birimiz şu duvarların dışında olmalı.
-bırakma beni, lütfen. sen de olmazsan...nasıl kalırım hayatta?
-hoşçakal.
-gitme!
-...


Thanks to the d. for the monologue.

Posted at 10:00 am by elphinya
içinde kalmasın  




Saturday, October 24, 2009
you wanna get fucked inside out.

üstünden bastırıyordu kafamın. bağırtmadan, ama öylesine tek noktadan ve sabit bir şiddette veriyordu acıyı. tenime değdiği yerden, buhran, sıkıntı, hüzün ve anlamsızlığa dönüştürüryordu her bir başınabuyruk hücre, içinde bilgisini saklamadığı bu yabancı maddeyi.gözlerimden yaş geliyordu, ama silmek için avuçlarımı bulamıyordum ceplerimde. en yakınımdan bir camdan duvara tereddütsüzce vurmak istedim vücudumu bugün. her bir parça kirpiklerimi kessin istedim, bana bir daha düşünme fırsatı vermesin, ya da parmaklarımda derman bırakmasın. o binadan ötekine savrulurken her şeyi ait olduğu yere bırakabileyim.

damla damla, azar azar akıp gittiğini hissediyorum metanetimiin. aklım buruşuyor, uyuşuyor. daha da içeriye, derinlere kaçan sesimin, duyulmadığını varsayarak kendine çırpındığı "yeter artık" ların, dalga geçen ve aşağılayıcı ekosu, kanımı donduruyor. yetmeyenin ne olduğu konusuna gelince, kime sorsan, farklı söyler hikayemi. hepsini toplasan, diyeceğim de, artık bunun için öğretmenler zili bile çaldı çoktan. ben biraz uyuyakaldım çimlerde, çantamı yastık yaptım istemediğim bir yeryüzünün üstünde, mavisinden saçlarıma çalmak istediğim bir gökyüzünün altında.

sonra bir bankın üstünde, üşüyorum. müziksizliğin eşliğinde, kapşonların altında, kalp atışlarının ritminde titriyorum, sarılmazsam eğer. olmak isteyeceğim yerler içinden, öyle bir binkabuklunun yanında huzurlanıyorum, göz hizasının altında bir yerler.
yetiyor bana. artıyor. çoğalıyor. bir tane kabuğunun arasından girip, onu kafamın üstüne çekiveriyorum. rahatım orada.

ama içimde, çok fazla şey birikiyor, büyüyor, ve rengimi değiştiriyor. ödünçlerin değil, süresizlerin yükü çok.

"you wanna be bastard of yourself." or... already?

Posted at 12:32 am by elphinya
içinde kalmasın  




Next Page

elphinya
October 5th 1989  (Age 20)
Female
Ankara







<< November 2009 >>
Sun Mon Tue Wed Thu Fri Sat
01 02 03 04 05 06 07
08 09 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30








If you want to be updated on this weblog Enter your email here:




rss feed