en yağmurlu günlerinden biriydi o sıralarda şehrin, her köşebaşına tüneyen şemsiyecilerin bile canlarını daha kıymetli bulduğu sağanak kıyameti. genellikle çevredeki iş merkezlerinden şık giyimli ve yüksek maaşlı çalışanların yemek yediği fahiş fiyatlara sahip restoranın cam kenarı masalarını rezerve ettirmiş olanlar, şanslıydılar. masaların sadece bir tanesi doluydu ama, otuzlarına gelmiş, kendisi ve egosu için iki sandalyeye ihtiyacı olan bir "genç" adam. evet, masa iki kişilikti, genç adam ve egosu, karşılıklı yemek yemekteydiler. derken, kolunda havlusu ve elinde de büyük bir sürahiyle,mekanın kıdemli garsonlarından biri adamı gözüne kestirdi ve hızlı adımlarla masaya doğru yürüdü. "genç" adamın irkilmesine fırsat vermeden, fütursuzca adama doğru eğildi ve,sordu:
"pardon, bayım, boynunuzda bir morluk var. acaba bir tutku gösterisinin sonucu mu, yoksa o tutku gösterisini sergileyen bayanın iç gıcıklayıcı ruju mu?"
"genç" adamın gözleri büyüdü, garson sürahiyi masanın üzerine koydu ve adamın tam karşısına oturdu. "genç" adamın egosu çoktan kalkıp gitmişti.
"biliyor musunuz,uzaktan şekli bir kalbe benziyordu. ama yakından bakınca, daha çok bir çiçek gibi."
"genç" adam utanıp da boğazını kapatmaya uğraşırken, garson iyice gerindi, arkasına doğru yaslandı. şimdi, garsonun egosu, "genç" adamın boğazını sıkmaya başlamıştı.
"hiç kapatmaya çalışmayın. o izle gurur duyduğunuzu biliyorum. bizzat boğaz yakalı kazak giymemeyi seçtiniz bu sabah. aynada bizzat o ize bakıyosunuz, bu size yaşadıklarınızı hatırlatıyor, aslında başka izler de arıyor gözleriniz, bulamadıkça üzülüyorsunuz. biliyorum. ben de sırtımdaki yeni yaralar açılmadan mutlu olamıyorum..."
son cümleyi söylerken, gözleriyle camın ardındaki dünyayı taradı garson, kendine başka izler aramak istercesine. nitekim buldu da.
yolun tam karşısında, büyük bir bijuteri dükkanıyla naçizane bir manavın arasında, bir kızla erkek arkadaşı -büyük ihtimalle-, tartışıyorlardı. kızın üzerinde kırmızı, güzel bir palto vardı ve her dakika artan yağmurla birlikte saçlarından süzülen damlalar da artıyordu. erkek arkadaşının sinirli olduğu yüzünün aldığı garip şekillerden belliydi. erkek arkadaşı, kırmızı paltolu kızın bileğinden tutmuş, sarsıyor, öfkeyle kafasında hazırladığı küfür mektubunu okuyordu. kız ağlıyor, yağmur damlaları ağzına doluyor, parmakuçlarını buruşturuyor, gözyaşlarını seyreltiyordu. bileğinde mor bir halka vardı çoktan, erkek arkadaşının hediyesi, hassas, düşünceli...hiç geçmeyen, iyileşmeyen, iyileşmeye yüz tuttukça tazelenen, hep yeni, mor bir bilezik.
erkek arkadaşı, aslında sıktığının farkında olmadığı bu bileği, kırmızı paltolu kızın parfümünü en çok sıktığı ve kokusunu en çok aldığı yer olduğu için çok seviyordu. ama çokça renk körü olduğu için, mor bileziği görmüyordu. hep aynı yerden sıkıyordu ama, hep aynı yerden kelepçeliyordu kırmızı paltolu kızı uzun, ince parmaklarıyla.
derken, erkek arkadaşı birden kaskatı kesildi. mektubu yarıda kaldı, gözleri sabitlendi. usulca dizlerinin üstüne çöktü, boşta kalan tek elini başının üstüne koydu ve titremeye başladı. kırmızı paltolu kız da onunla birlikte yere eğilmek zorunda kalmıştı, çünkü mor bileziğinden kelepçeliydi erkek arkadaşına. şimdi her yanı yağmurdu ikisinin de. erkek arkadaşının ağzından beyaz beyaz köpük aktı, köpükler yağmur suyuna karıştı, yağmur suyu kaldırımdan aşağı aktı. ıslak bir sara krizi geçiren erkek arkadaşı, yarım kalan mektubunu kaldırıp cebine koydu. bileğinden tuttuğu şu (kırmızı) paltolu kızın, (mor) bileziği ne güzeldi öyle.
bundan çok başka günlerde, başka mevsimlerin başka zamanlarında çok insan gelip geçti o masadan, şu kaldırımdan.bir keresinde yaşlıca bir hanım beyninin içindeki morluklardan bahsetti akran dostuna,evet yemin ediyordu var olduklarına, etrafını hepten mor görmeye başlayacağından korkuyordu. ya da kaldırıma tünemiş, bileklerini de mazgalın deliklerine sabitlemiş mendil satan çocuğun dizlerinde haritalar vardı, mor mor ülkelerden. çocuğun sattığı mendillerin sildiği,temizlediği, aşındırdığı her yer morarıyordu. kimisi morluklarından utanıyordu, kimisi gurur duyuyordu, kimisi korkuyordu. kimisi farkında bile olmuyordu, unutuyordu.
sonra bir yağmur yağıyordu şehre. dokunabildiklerini,
temizliyordu.
dokunamadıkları,
susuyordu.
öylece.