elphinyaOctober 5th 1989 (Age 20) Female Ankara
|
 |
| |
Friday, November 27, 2009 |
Memnuniyetsizliğini dışa vurmak için yataktan çıkmayı bekliyorsun sadece her sabah. Saf saf bakma, ben biliyorum her şeyi. Hepsini. Gidip bakıyorsun, gördüğün eblek suratı beğenmeyince bir tokat çakıveriyorsun hemen aynaya. Eblek surat, şaşkın eblek surat oluyor. Beğenmeyip bir tokat daha atıyorsun. Parmak uçların şişiyor biraz, kızarık şaşkın eblek surat oluyorsun. Ama yok, ayna hala vermiyor istediğini. Değil mi? Verip veriştiriyorsun tokatları aynaya. Aynada tabii tüm suç, sana seni öyle kusursuz ve tabakasız verdiği için rahatsızlık duyuyorsun. (Gözünden yaş gelmiş kızarık şaşkın) eblek suratın... "gelip de bölmeyeceklerini bilsem yeni bir hayata başlayacağım, ah başlayacağım, ama …" hepsini bir şekilde döndüm atlattım da, bunu beceremiyorum. bu bitmek bilmiyor, bu uzuyor, bu geçecek gibi yapıp, şekil değiştirerek başka cisimlerde beni sürekli yeniyor, yiyor. sonunu mu merak ediyorsun? sen de bir son yaz o zaman, ben de içlerinden beğendiğimi seçeyim.
Posted at 7:23 pm by elphinya
Permalink
| |
Wednesday, November 18, 2009 |
Buraya bir yazı yazalım şimdi. Ne yazalım? Öyle bir yazı yazalım ki, ense kökümüzden başlayıp sol kürek kemiğimize doğru dal dal yayılan ağrıyı, bu yazıyı okuyana hissettirecek kadar güzel betimleyebilsin. Dibi hiç gözükmeyen bir haftanın, yukarı baktıkça küçülerek nokta haline gelen çıkışından ne kadar uzaklaştığımızı anlatsın. Nerede neden uyuduğumuza, nereye neden uyduğumuza mantıklı sebepler versin. Kafamızın içindeki sayısız düşünce burkulmalarından sonra, nihayetinde bir merdivenin son basamağında hayatında beşinci kez burkulan ayak bileğinin acısı kasıklarımıza kadar alev alev yanarken, düştüğümüz yerden yirmi saniye boyunca nerede neden durduğumuza başka bir mantık sisteminin içinden bakabilsın.
Her türlü iyelik eki hatasının sorumluluğunu üstleniyorum evet. Biz diye kastettiğim ben ve kafamdaki balık bakışlılardan başkası değil. Ama son günlerde sadece kendi sesimin yankısını duyuyorum kafamda,boş bir teneke kutu misali. Hepsinin içinde en çok kendi sesimi duyuyorum ya da, diğerleri kendi aralarında mırıldanmakta. Beni pek sevmiyorlar bugünlerde. Yok ki tabağın içinde şöyle güzel, alacalı bir şeyler. Hep en kurtluları, böceklileri, çürük ve kokuşmuşları uzatıyorum karşıma. Tabii ki sonra da kendi sesimi duyabilirim sadece. Ben ne zaman bu kadar kötü bir insana dönüştüm böyle?
Birisi gelmiş, hayata katlanmamı sağlayan binbir renkli ve simli kaleydeskopumu gizlice yerinden almış, tüm renklerini griye boyamış ve kaybolmuş sanki. Hangi çiçeği çevirirsem çevireyim hep yağmur yağıyor gözlüklerime. Başkaları benim yerime benim iç çekişlerim için defterlerine çentik atıyor. Ben daha alttan alamıyorum mesela, ya da sen daha iyi gözükmüyorsun gözüme. Bir şeyler değişmeli normalde, değil mi? Yok. Birisi gelmiş, ben uyurken montunu üzerime örtmüş kırmızı koltukların uzaktan halkbank,yakından orman manzaralılarından birinde. Bir uyanıyorum mont var sahibi yok. Bir uyanıyorum mont yok boynum tutulmuş. Montunu bana vermemiş, bir de kaleydeskopumu çalmış.
Aslında yok öyle bir edevat. Cebime sığdıramam, çantamda saklayamam. Elimde taşıyamam, katlayıp küçültemem. Hayata kim katlansın? Bu ,Veronika’nın her gün ölmek istemesiyle alakalı bir şey değil. Nereye neden bir durum güncellemesi yapmak lazım ki, her şey fonda aynı, sen sadece “bugün hava güzel,” demiyorsun da, “hava soğuk değil,” diyeceksin işte ertesi sabah.
“Hava bugün soğuk, ama güneş olan yerlerde yüzün ısınıyor, bulut da yok, nefesini mavi renk alabilirsin.” Demek zor mu? Üstelik saçlarımın rengini çok seviyorum güneşte. Tabağımı uzattığımda, benimkilerden daha zeki, bezenmiş ve mis amber kokulu cevaplarla tepeleme dolmuş bir şekilde geri dönsün bana istiyorum. Aklımı ve kalbimi yorsun. Yoksa tek taraflı bir körelmeye dönüşecek bu.
Purple moon olmak için atandığım yerde, kafama ucu ponponlu bir uyku başlığı geçirip, tepeye asılıp bir ileri bir geri sallanarak somurta somurta insanları izleyeyim. Belki gözlerimi kaparım biraz. Sonra dinlendiği yerden sesimi duyar orange sun. Radyosunun sesini kısar ve şöyle der:
“They discovered water on the moon. Did you cry again?”
Devam edecek tabii. Buraya öyle bir yazı yazacağız ki şimdi, içimizi dışımıza çıkaracak, yastık kılıfı misali.
Posted at 7:31 pm by elphinya
Permalink
| |
Friday, November 13, 2009 |
sen sen sen yok olabilirsin ama seni sevmiş olmam yok olabilir mi ve ben de yok olabilirim ama özlemiş olmam yok olabilir mi özlemiş olmam yok olabilir mi
öylesine yer alıyor ki karşımda sen sen sen derken, özlemiş olmam yok olabilir mi ah özlemiş olmam yok olabilir mi ah özlemiş olmam yok olabilir mi ah özlemiş olmam yok olabilir mi
öylesine yer alıyor ki karşımda sen sen sen derken, özlemiş olmam yok olabilir mi ah özlemiş olmam yok olabilir mi ah özlemiş olmam yok olabilir mi
selva erdener'in fevkalade sesinde...
Posted at 11:54 pm by elphinya
Permalink
| |
Tuesday, November 10, 2009 |
ilk deneyişimde doğru şifre olsun bu kez. otomatiğe bile bağlanamanayan hayat. değişmeyen zaman. akan zaman. durmayan zaman. değiştirmeyen zaman. uyandırmayan ama uykuda rüya kurdurmayan zaman. midem bulanınca kime boşaltırım içimi? huzursuzluğunda boğularak üç kişiyi öldürdü. canları cehenneme. uçsuz bucaksız cümlelerin nesi olurlarsa olsun. midemi bulandıran ilaçlar. sen kimdensin. sırtımdaki ürperti üç deyince geçecek. bir. iki.
Posted at 10:37 pm by elphinya
Permalink
| |
Monday, November 09, 2009 |
sen ölümsün, ama kokunu bana vereceksen neden anlaşamayalım ki, diyor kadın.
olmaz öyle şey. masalmış küçüğüm, masal...
(hım. belki de eskizdir.)
Posted at 12:44 am by elphinya
Permalink
| |
Wednesday, November 04, 2009 |
"kalbi üçbuçuk atan bir hayat"
en yağmurlu günlerinden biriydi o sıralarda şehrin, her köşebaşına tüneyen şemsiyecilerin bile canlarını daha kıymetli bulduğu sağanak kıyameti. genellikle çevredeki iş merkezlerinden şık giyimli ve yüksek maaşlı çalışanların yemek yediği fahiş fiyatlara sahip restoranın cam kenarı masalarını rezerve ettirmiş olanlar, şanslıydılar. masaların sadece bir tanesi doluydu ama, otuzlarına gelmiş, kendisi ve egosu için iki sandalyeye ihtiyacı olan bir "genç" adam. evet, masa iki kişilikti, genç adam ve egosu, karşılıklı yemek yemekteydiler. derken, kolunda havlusu ve elinde de büyük bir sürahiyle,mekanın kıdemli garsonlarından biri adamı gözüne kestirdi ve hızlı adımlarla masaya doğru yürüdü. "genç" adamın irkilmesine fırsat vermeden, fütursuzca adama doğru eğildi ve,sordu: "pardon, bayım, boynunuzda bir morluk var. acaba bir tutku gösterisinin sonucu mu, yoksa o tutku gösterisini sergileyen bayanın iç gıcıklayıcı ruju mu?" "genç" adamın gözleri büyüdü, garson sürahiyi masanın üzerine koydu ve adamın tam karşısına oturdu. "genç" adamın egosu çoktan kalkıp gitmişti. "biliyor musunuz,uzaktan şekli bir kalbe benziyordu. ama yakından bakınca, daha çok bir çiçek gibi." "genç" adam utanıp da boğazını kapatmaya uğraşırken, garson iyice gerindi, arkasına doğru yaslandı. şimdi, garsonun egosu, "genç" adamın boğazını sıkmaya başlamıştı. "hiç kapatmaya çalışmayın. o izle gurur duyduğunuzu biliyorum. bizzat boğaz yakalı kazak giymemeyi seçtiniz bu sabah. aynada bizzat o ize bakıyosunuz, bu size yaşadıklarınızı hatırlatıyor, aslında başka izler de arıyor gözleriniz, bulamadıkça üzülüyorsunuz. biliyorum. ben de sırtımdaki yeni yaralar açılmadan mutlu olamıyorum..." son cümleyi söylerken, gözleriyle camın ardındaki dünyayı taradı garson, kendine başka izler aramak istercesine. nitekim buldu da. yolun tam karşısında, büyük bir bijuteri dükkanıyla naçizane bir manavın arasında, bir kızla erkek arkadaşı -büyük ihtimalle-, tartışıyorlardı. kızın üzerinde kırmızı, güzel bir palto vardı ve her dakika artan yağmurla birlikte saçlarından süzülen damlalar da artıyordu. erkek arkadaşının sinirli olduğu yüzünün aldığı garip şekillerden belliydi. erkek arkadaşı, kırmızı paltolu kızın bileğinden tutmuş, sarsıyor, öfkeyle kafasında hazırladığı küfür mektubunu okuyordu. kız ağlıyor, yağmur damlaları ağzına doluyor, parmakuçlarını buruşturuyor, gözyaşlarını seyreltiyordu. bileğinde mor bir halka vardı çoktan, erkek arkadaşının hediyesi, hassas, düşünceli...hiç geçmeyen, iyileşmeyen, iyileşmeye yüz tuttukça tazelenen, hep yeni, mor bir bilezik. erkek arkadaşı, aslında sıktığının farkında olmadığı bu bileği, kırmızı paltolu kızın parfümünü en çok sıktığı ve kokusunu en çok aldığı yer olduğu için çok seviyordu. ama çokça renk körü olduğu için, mor bileziği görmüyordu. hep aynı yerden sıkıyordu ama, hep aynı yerden kelepçeliyordu kırmızı paltolu kızı uzun, ince parmaklarıyla. derken, erkek arkadaşı birden kaskatı kesildi. mektubu yarıda kaldı, gözleri sabitlendi. usulca dizlerinin üstüne çöktü, boşta kalan tek elini başının üstüne koydu ve titremeye başladı. kırmızı paltolu kız da onunla birlikte yere eğilmek zorunda kalmıştı, çünkü mor bileziğinden kelepçeliydi erkek arkadaşına. şimdi her yanı yağmurdu ikisinin de. erkek arkadaşının ağzından beyaz beyaz köpük aktı, köpükler yağmur suyuna karıştı, yağmur suyu kaldırımdan aşağı aktı. ıslak bir sara krizi geçiren erkek arkadaşı, yarım kalan mektubunu kaldırıp cebine koydu. bileğinden tuttuğu şu (kırmızı) paltolu kızın, (mor) bileziği ne güzeldi öyle.
bundan çok başka günlerde, başka mevsimlerin başka zamanlarında çok insan gelip geçti o masadan, şu kaldırımdan.bir keresinde yaşlıca bir hanım beyninin içindeki morluklardan bahsetti akran dostuna,evet yemin ediyordu var olduklarına, etrafını hepten mor görmeye başlayacağından korkuyordu. ya da kaldırıma tünemiş, bileklerini de mazgalın deliklerine sabitlemiş mendil satan çocuğun dizlerinde haritalar vardı, mor mor ülkelerden. çocuğun sattığı mendillerin sildiği,temizlediği, aşındırdığı her yer morarıyordu. kimisi morluklarından utanıyordu, kimisi gurur duyuyordu, kimisi korkuyordu. kimisi farkında bile olmuyordu, unutuyordu. sonra bir yağmur yağıyordu şehre. dokunabildiklerini, temizliyordu. dokunamadıkları, susuyordu. öylece.
Posted at 3:53 pm by elphinya
Permalink
|